Yiyen Kadınlar, Etik Bedenler, Sindirilemeyen Pratikler

“Nedir sizi yiyen?”(1) Yemek, cinsellik, ve bedenlerin maddeselliğini kullanarak kuir kuramın çıkmazlarını aşmaya çalışan Avusturalyalı feminist kuramcı Elspeth Probyn böyle soruyordu. Ya da belki daha yerel bir tercüme yapmalıyım: “Nedir başınızın etini yiyen?” Sizin şu hayattaki derdiniz nedir? Neyi anlamaya, neyi parçalamaya, neyi inşa etmeye çalışıyorsunuz? Ne sizi mücadele etmeye, söz söylemeye, dil kurmaya zorluyor? Nedir sizi yoğuran ve öldüren? Patriyarka, heteroseksizm, cinsiyetçilik, türcülük, homofobi, transfobi, şiddet, militarizm, kapitalizm? Sorunun kısa cevabı benim için hep bedenimle ilgili bir noktaya varıyor. Darbeleri buradan alıyorum, politikamı buradan kuruyorum.
Feminizmin en büyük buluşu: “kişisel olan politiktir.” Bedenleri yok saymayan, siyasetlerin, kuramların, kelimelerin doğrudan etimize işlendiğini, etlerimizi parçaladığını, etimizden geçtiğini inkar etmeyen tek seküler ideoloji belki de feminizmdir. Cinsiyetini ve/veya cinselliğini düzenin buyurduğu performativiteyle sergilemeyenler, kadınlar, LGBT bireyler, trans bireyler, sakatlar, kısacası bedenleri ve pratikleri normun dışına çıkanlar, yani düzenin sindiremedikleri, hazmedemedikleri. Düzenin çiğnediği, ezdiği, tükürdüğü bedenlerimiz. Bizi buradan yerler ve bizi yiyen budur.
Politika bedensel bir şeydir. Özellikle muhalif siyasetler bedenlerin alanlara çıkmasını ana eylem biçimi olarak benimsemiştir. Bedenler, oturan bedenler, ellerinde dövizler taşıyan, bağıran, şarkı söyleyen, kolektifler içinde coşku duyan, dans eden, korkan, slogan atan, koşan, yürüyen bedenler, kendini ağaçlara zincirleyen, pankart asmak için köprülere tırmanan bedenler. Devlet şiddetine, polis şiddetine, biber gazına, dayağa maruz kalan bedenler. Kelepçelenen, kilit altına alınan bedenler. Açlık grevi yapan bedenler. Açlık grevi belki de en bedensel, en yakıcı politik eylem biçimlerinden biri çünkü bedenin sınırlarını zorlarken, bedenin ölümlülüğünü kendi sınırı olarak alan tek politik eylem. Açlık grevcisi ulvi politikaların ve söylemlerin içine bedenin o güçlü kırılganlığını sokuverir, dili sekteye uğratır. Çünkü dil (gramer, düzen) bedeni dışlar; bedenin karmaşıklığı dilin düzenini bozar.
Birkaç yıl önce bir yüksek lisans tezi yazmam gerekiyordu. Her şeyi olduğu gibi bu işi de fazla ciddiye alıp buradan “hayatın anlamını” çıkarmaya çalıştım. Tam bizi yedikleri yerden politika yapmak, oradan etik bir duruş yaratmak istedim. Bu yüzden Elspeth Probyn’nin peşinden gittim. Probyn de Foucault’nun, Deleuze ve Guattari’nin peşinden gitmişti. Onlar da Spinoza’nın peşinden.
Türkiye’de daha çok hapishanelerin ve cinselliğin tarihi çalışmalarıyla bilinen Foucault son yıllarında etikle daha özel olarak ilgilenmeye başlamıştı. Öldüğü yıl basılan Cinselliğin Tarihi’nin ikinci ve üçüncü ciltleri (The Use of Pleasure [Zevkin Kullanımı] ve The Care of the Self [Kendine Özen Göstermek / Benlik Kaygısı], antik Yunan metinlerinde bedensel bir etiğin izlerini sürüyordu(2). Zaten hep bedenlerin iktidarla olan ilişkisiyle, iktidara maruz kalan/direnen bedenlerle ilgilenmişti, bunların hepsi etik ile bağıntılıydı, şimdi de kendi ölümüne bu kadar yaklaşmışken ayakları yerde, bu dünyada olan, ve sınırı bedenlerimiz olan bir etiği hayal ediyordu.
Bu neden beni heyecanlandırıyor? Çünkü genelde beden, özellikle de normatif olmayan bedenler, “ahlaksız” olarak kurgulanır. “Ahlak” denilen şey bedenlerimizi ayıp, kirli, kontrol altına alınması gereken, belli bir kalıba sokulması, belli yerlerinin örtülmesi gereken tehlikeli et parçaları olarak kurgular. Hem Foucault hem de Deleuze ve Guattari “etik” ve “ahlak” arasında önemli bir ayrım yapıyor.(3) Ahlak genel hatlarıyla din, hukuki sistemler ve disipliner yapılar gibi pedagojik ve normatif kurumlar üzerine kurulu yazılı davranış kurallarına gönderme yapar. Etikse bir insana ne yapması gerektiğini söyleyen bir davranış kodu olmaktan çok herhangi bir eylem sırasında kişinin kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkidir.
Deleuze’ün Spinoza Üzerine 11 Ders’inin beşincisi ahlak ve etik arasındaki farkı anlatıyor. Bu paragrafta Ulus Baker’in çevirisi ve kendi çevirimden bir özet yapmaya çalışıyorum: “İnsana dair bütün klasik kavrayış onu özüne dönmeye ikna etmeye dayanır.”(4) Bu öz gerçekleşmesi zorunlu olan bir potansiyel gibidir ve bu potansiyeli gerçekleştirecek şeyse ahlaktır. Ahlak amaç olarak algılanır; görevi özü edime dönüştürmektir. Etik tartışmaysa özlerden bahsetmez, özlere inanmamaktadır. Daha çok bir şeyin muktedir olduğu eylem ve tutkulardan bahseder: “Bir beden neler yapabilir? Bu ahlaki sorudan çok farklıdır. Özün bakımından ne yapmalısın, sen nesin diye sormaz. Neler yapabileceğini, nelere muktedir olduğunu sorar.” Etik anlayışa göre insanlar, hayvanlar ve şeyler sadece “neler yapabildiklerine” göre birbirinden ayrılır, “ne” olduklarına göre değil. Niteliksel değil niceliksel bir ayrım. Çünkü farklı şeyler yapabilirler. Bir deve uzun süre susuz yaşayabilir. Bir kurt etle beslenir, bir inek otlar. Sindirim düzeni farklı varoluş biçimlerine gönderme yapar. Şeyleri muktedir olduklarıyla, yapabildikleriyle tanımladığımızda büyük bir deneysel alan açılır(5).
Ahlak ve özcülük arasındaki ilişkiyi bir örnekle açıklamak gerekirse mesela patriyarkal bir toplumda kadınların “özüne dönmesi” heteroseksist aile yapısı içinde çocuk, yaşlı ve hasta bakıcı/hizmetkar/aşçı/seks sağlayıcı görevlerini hayatları boyunca karşılıksız olarak yerine getirmeleri bu arada asla heteroseksist evlilik dışı seks yapmamaları, sekse sadece üreme amaçlı dahil olmaları, haşa zevk almamaları, evden alışveriş gibi yine hizmetkarlık durumlarına yönelik eylemler dışında pek çıkmamaları, vücutlarının cinsellikle ilgili olarak tanımlanan yasak parçalarını itinayla gizleyen bir giyim tarzına sahip olmaları, kendilerine ait bir gelirleri olmaması vs. şeklinde olabilir. Bunun dışındaki varoluş ve eylem biçimleri ahlak dışı olarak algılanır.
Özetle ahlak, dini, politik ya da hukuki düzenin belirlediği soyut özlerimize dönmemiz için bize dikte edilen bir kurallar silsilesidir. Etikse hiçbir zaman bir bakış açısı veya prensiple sınırlı kalmayan, hep bir pratik, veya edim biçimini alan bedenselleştirilmiş bir varoluş. Tek başına bir reçete değil, sadece bir buluşsal yöntem [heuristic]. Heuristic kelimesi Yunanca heurisko’dan geliyor, kelimenin tam anlamıyla “buluyorum” demek, bir sorunsala deneme-yanılma, keşif ve oyunla yaklaşmak anlamını taşıyor(6). (Bu kelime bana her zaman yeni keşiflere açık, oyunu da avlanmayı da aynı büyük ciddiyetle karşılayan, kıpırdayan her şeyin tehlike ve haz potansiyelini patilerinin zarif hareketleriyle tartan kedileri hatırlatıyor.)
Foucault İ.Ö. birinci yüzyıl ve İ.S. ikinci yüzyıl arasında yazılmış Helenik ve Roma felsefi metinlerinde “kendine dikkat etmek, kendinle ilgilenmek, kendine özen göstermek”(7) anlamlarına gelen epimelesthai sautou kavramı etrafında dönen bir etik keşfediyor. Bu güçlü kavram çok geniş bir yaşam teknikleri yelpazesini tanımlıyor; bir şeyin üzerinde çalışmak, bir şeyle yakından ilgilenmek anlamına geliyor ve dikkat, bilgi, teknik içeren bir çalışmayı tanımlıyor. Ziraat, bir hükümdarın ülke yönetimi veya bir doktorun tedavisi için de aynı kavram kullanılıyor. Kendine dikkat etmek bir “askesis” içeriyor, yani egzersiz, çalışma, tecrübe, talim. Antik dünyada bu yıllarda “Kendine dikkat et” prensibi daha sonra dominant olan “Kendini bil” prensibinin ön koşulu.
Ancak Hıristiyanlığın ilk yıllarında önemli bir paradigma değişikliği oluyor ve kavramların önceliği yer değiştiriyor, zamanla birbirini dışlayan kavramlara dönüşüyorlar. Kendine özen göstermek, bilgi uğruna feda edilen bir şeye dönüşüyor. Askesis kavramı da bugün bildiğimiz anlamına evriliyor ve bir edimler toplamı yerine çilecilik, kişisel zevklerden arınma, kendini feda etme anlamları kazanıyor. Bu paradigma değişikliğinin bir ayağı da 16ıncı yüzyılda seküler düşüncede gerçekleşiyor. Descartes sayesinde doğrudan kanıt olduğu sürece her düşünen özne gerçeğe ulaşabiliyor. Greko-roman kültüründe kendini bilmek, gerçeğe ulaşmak, ancak kendine dikkat etmenin bir sonucu olabiliyordu, yani etik olmayan bir özne bilgiye ulaşamıyordu.
Bu paradigma değişikliğinin son noktası bir anlamda modern bilimin kurumsallaşmasına ön ayak oluyor ve şu hayatımızın her anında karşımıza çıkan akıl ve beden arasındaki kartezyen dualizm ve aklın bedene kıyasla yüceltilmesini ortaya çıkarıyor. Modern dönemdeyse artık öyle bir noktaya geliyor ki kendine özen göstermek etik bir kavram olmaktan çıkıp tam tersi bir bencillik, yani bir ahlaksızlık olarak algılanmaya başlıyor. Elde kalan bedeni ve ihtiyaçlarını tehlikeli ve temelde ahlak dışı bulan, kurtuluşun kendini feda etmek olarak kodlandığı (ruhu önceleyen) dini ahlak ve dışarıdan empoze edilen seküler kanun ve kuralları temel alan (aklı önceleyen) seküler ahlak. Foucault “kendine özen göstermek” kavramının kurumsal ahlak ve iktidardan bağımsız bir etik anlayışı için ilham verici olduğunu düşünüyordu. Ona göre haz bir heuristic’ti: “insanın haz aldığı deneyimler, üzerinde daha çok düşünmeye, deney yapmaya ve yeniden düzenlemeye değer tecrübelerdir.”(8) Haz veren bedensel deneyimler bir ahlaksızlık örneği olarak kullanılmaktan ziyade bedeni ve yapabildiklerini öne çıkaran bir etik oluşturmak için kullanılabilirdi.
Foucault’nun okumasını yaptığı antik metinlerde kendine özen gösterme kavramı içinde yemek düzeni cinsellikten daha büyük öneme sahip. Binlerce sayfa sağlıklı beslenme gibi konulara adanmışken cinsellikle ilgili çok az yazı bulunuyor. Ancak yine 17inci yüzyıl civarında cinsellik insanın hem dünyaya açıklaması hem reddetmesi, hem itiraf edip hem baskılaması gereken bir “iç gerçeklik” (ya da “öz”) olarak şekilleniyor ve etrafında çok fazla söylem ve kural oluşuyor. Elspeth Probyn’e göre yemek ve cinsellik arasındaki ilişki günümüzde yeniden tersine döndü. Yemeği seksle bağlantılandıran yeni söylemler yemekle ilgili konuları belli kimlik, sınıf ya da grupların “öz”ünü yansıtan bir paradigma olarak kullanıyor: “Yemekte orijinallik, evrensellik ve aşkınlık arayan yeni banallikler yüzünden yemek yeni seksimiz oldu.”(9) Probyn yemekle ilgili alanları kimliklerin ve normatif kategorilerin doğrulandığı alanlar değil, tam tersi kişinin daha önce akla gelmeyecek imkanlara, yeni etik ilişkilere ve şizofrenik Deleuzoguattarian kaçış yollarına açıldığı yerler olarak kabul ediyor: “sindirim esnasında katı sınırlar bulanıklaşır.”(10)
Ben de tezimde Probyn’den ilham alarak sindirimselliğin etik bir buluşsal yöntem olarak kullanılabilirliğini anlamaya çalıştım. Sindirimsellik yine şu an çevirmeye çalıştığım bir kavram. Alimentary kelimesini karşılamak için kullanıyorum. Alimentary dudaktan başlayarak tüm sindirim sistemini ve yemeğe dair hemen hemen tüm fiilleri içeren bir kelime, o yüzden “yemek”ten daha doyurucu. Bizi yemekle ilgili geniş bir pratik yelpazesine taşıyacak bir kavram.
Sindirimselliğin etikle veya bedensel politikalarla buluşabileceği birçok alan var. Politik açlık grevleri bunlardan biri olabilir. Bir başka aşikar alan vejetaryanizm/veganizm olabilir. Ancak bunlar kolayca etik bulduğumuz alanlar, hatta bu anlamda ahlaksal alanlar. Çünkü daha çok kendini feda etmek veya kendimiz dışındakilerin faydasını düşünerek oluşturulan etik ve bedensel varoluşlar.
Peki baskın tıbbi ve akademik söylemlerde “yeme bozuklukları” olarak tanımlanan anoreksik ve bulimik davranışları etik davranışlar olarak tanımlayabilir miyiz? Peki ya “obez bedenleri? “Obez” bedenleri etik bedenler olarak görebilir miyiz? Bu konulardaki söylem kalabalığı baskın etiolojik paradigma yüzünden aşırı patolojizasyonla boş kutlama arasında gidip geliyor. Peki “yeme bozuklukları” söylemini “normatif olmayan sindirimsel pratikler”le değiştirdiğimizde anoreksik, bulimik veya obez bedenleri “normatif olmayan bedenler”le değiştirdiğimizde ne olur? Bu pratikleri uygulayan öznelerin aslında “ne” olduklarıyla değil (hasta, patolojik, obur, kendine güvensiz vs.) Spinoza’nın peşinden giderek bedenlerin neler yaptığına/yapabildiğine odaklandığımızda farklı bir bakış açısı kazanırız. Normatif olmayan sindirimsel pratikleri gündelik özne teknolojileri, özellikle kadınların kullandığı gündelik haz, sağaltma ve hayatta kalma stratejileri olarak incelediğimizde belki de akıl/beden, anatomi/kültür gibi ikilikleri aşmanın ve bedensel bir varoluş etiğini hayal etmenin eşiğine gelebiliriz.
Feminizmin bu konuda daha çok söyleyecek sözü olmalı. Çünkü bu normatif olmayan beden ve pratikler neredeyse tamamen kadın bedenleri ve pratikleri(11). Anoreksik ve blumik sindirimsel pratikler kadınların yaklaşık yüzde ikisi tarafından kullanılıyor, obezite ise neredeyse her iki kadından birinin şu an içinde bulunduğu bedensel bir varoluş(12). Benim araştırma yaptığım birkaç yıl öncesine kadar bu konuda çok az feminist çalışma vardı. Şimdi durum ne kadar değişmiştir bilemiyorum. Ama en çok anoreksik sindirimsel pratikler üzerine söylem üretilmişti. Çileciliğe yakın, yemek yemeği reddeden, bedenini aç bırakan varoluşa daha yakın hissediyor olabilir miyiz? Peki aşırı yiyip sonra kusan blumik bizim için mide bulandırıcı ve utanç verici bir bedeni ve pratiği mi çağrıştırıyor? En büyük günahlardan oburluk ve tembelliği çağrıştırdığı için obez bedenleri düşünmekten uzak duruyor olabilir miyiz? Bu pratikleri “zengin hastalıkları” olarak görüyor olabilir miyiz? Oysa en yoksul ülkelerde kadın obezitesi en yüksek orana sahip. Sadece ağıza girip çıkanlar değil sindirimsel olan. Bu sindirilemeyen pratikleri ve etik bedenleri düşünmeye devam edelim.

Dipnotlar:
1 Probyn, Elspeth.1999. Beyond Food/Sex: Eating and an Ethics of Existence. Theory, Culture & Society 16(2):215­28. Probyn, Elspeth. 1999b. An Ethos with a Bite: Appetites from Sex to Food. Sexualities 2(4):421­431.

2 Foucault, Michel. 1990. The History of Sexuality Volume III: The Care of the Self. New York: Penguin.
Foucault, Michel. 1992. The History of Sexuality Volume II: The Use of Pleasure. New York: Penguin. (İki cilt te Afa Yayınları tarafından 1988 ve 1994’te Türkçe’ye çevirilmiş.)

3 Deleuze, Gilles. 1980. Les Cours De Gilles Deleuze: Spinoza 21/12/1980 Ontology – Ethics, trans. Simon Duffy. [http://www.webdeleuze.com/php/texte.php? cle=190&groupe=Spinoza&langue=2] Son giriş Mayıs 26, 2008.

4 Deleuze, Gilles. 1980. Spinoza Üzerine 11 Ders – Gilles Deleuze (Özet). çev. Ulus Baker. [http://iktisadiaklinelestirisi.blogspot.com/2012/06/spinoza-uzerine-11-ders-gilles-deleuze.html#.ULCte4U7k7A] Son giriş 24 Kasım 2012

5 Deleuze, Gilles. 1980. Les Cours De Gilles Deleuze: Spinoza 21/12/1980 Ontology – Ethics, trans. Simon Duffy. [http://www.webdeleuze.com/php/texte.php? cle=190&groupe=Spinoza&langue=2] Son giriş Mayıs 26, 2008.

6 Foucault, Michel. 1997. Essential Works of Foucault 1954­1984 Volume I: Ethics, ed. Paul Rabinow. New York: Penguin Books. Syf. xxxvii

7 “Self-care” veya “Care of the self” kavramı Türkçe’ye “benlik kaygısı” olarak çevirilmiş. Bence bu çeviri özcülük tehlikesi barındırıyor, ayrıca gereksiz derecede kafa karıştırıcı. “Kendine özen göstermek” derdini daha iyi anlatıyor.

8 Foucault, Michel. 1997. Essential Works of Foucault 1954­1984 Volume I: Ethics, ed. Paul Rabinow. New York: Penguin Books. Syf. xxxvii

9 Probyn, Elspeth. 1999. An Ethos with a Bite: Appetites from Sex to Food. Sexualities 2(4):421­431.Syf. 426

10 Probyn, Elspeth. 2000. Carnal Appetites: foodsexidentities. London; New York: Routledge.Syf.14

11 American Pyschiatric Association. 2000. Treatment Guideline for Eating Disorders. [http://www.aafp.org/afp/20000701/tips/15.html] Son giriş Mayıs 24, 2008.
World Health Organization. 2005. Age­Standardized Estimates for Obesity (BMI > 30 kg/m2 ) by Country for Ages 30+ Years, Estimates for 2005 [http://www.who.int/ncd_surveillance/infobase/web/InfoBasePolicyMaker/reports/Repo rter.aspx?id=3] Son giriş Mayıs 18, 2007.

12 World Health Organization. 2005. Age­ Standardized Estimates for Obesity (BMI > 30 kg/m2 ) by Country for Ages 30+ Years, Estimates for 2005 [http://www.who.int/ncd_surveillance/infobase/web/InfoBasePolicyMaker/reports/Repo rter.aspx?id=3] Son giriş Mayıs 18, 2007.

Yazı 2010 yılında UCLA World Arts and Cultures – Culture and Performance Programında kabul edilen Dessert on an Empty Stomach: A Consideration of Alimentary Ethics adlı master tezimden çevirildi/uyarlandı. Bu haliyle Amargi Kış 2013 sayısında yayınlandı.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s